24 Eylül 2020 , Perşembe

Mekan ve Adalet

Kamusal alan diyerek toplum yaşantısının bir parçasını oluşturuyoruz. Öncelikle unutmamamız
gereken bir gerçek var ki o da mekânın siyasallığıdır. Her iktidar kendi gayesi için mekânı
siyasallaştırır.
Marx’a göre kapitalizm var olmak için her türlü mekânsal sınırı ve engeli aşmak zorundadır. Bu da ileri
bir aşamada kapitalizmin içinden çıkamayacağı krizleri doğurmasına neden olması öngörüsünü
beraberinde getirir.
David Harvey bu tezi biraz geliştirip ‘’zaman-mekân sıkışması’’ olarak geliştirmiştir. Bu teze göre
zamanın ve mekânın etkilediği alanların deforme olması, kompres edilmesi yani sıkışıp kısılması söz
konusudur. Bu deformasyon; kapitalizmin yarattığı bir deformasyondur. Yani iletişim teknolojileri
olsun, küreselleşmenin kendisi olsun bir şekilde zamanı ve mekânı önemsiz hale getirirken bize
küresel bir köy de yaratmıyorlar; bu sıkışmadan çatlaklar ve kırıklar da oluşuyor.
Bu sıkışmanın yarattığı çatlaklar, deformasyon vb. durumlar mekânda adaletsizliği beraberinde
getirmektedir. Bugün ne yazık ki mekânda adaletsizliğin en acı en utanç verici örneklerinin canlı
şahitleri durumundayız.
2011 yılında başlayan halen bir takım güç odakları sebebiyle sürmekte olan Suriye İç Savaşı sebebiyle
ülkemiz çok sayıda mülteciye kapılarını açtı.
Türkiye, Suriyeli mültecilere kapılarını herhangi bir politik bağlam oluşturmadan herhangi bir yasal
karşılığı olmayan ‘’misafir’’ statüsüyle kapılarını açtı. Bu durum mültecilerin toplumla ve mekânla olan
entegrasyonunda ilk sorunlu karşılaşmaya yol açmasının başlangıcı oldu.
Misafir tanımıyla gelen mültecilere, hak ve yükümlülüklerin yasal çerçevesi çizilmezken aynı zamanda
onlara hiçbir zaman ev sahibi olamayacak olmanın aidiyetsizliğini ve sonsuz bir belirsizliği getiriyordu.
Aynı zamanda bu söylem ev sahibinin koşularına amasız, fakatsız bir uyma zorunluluğunu
beraberinde getiriyordu.
Merkez hükümetin toplumla entegrasyonuna dair bir politika ortaya konulmaması ülkeye misafir
olarak giriş yapan mültecilerin Türkiye’de kayıt dışı ekonominin bel kemiğini oluşturulmalarına ve
emek sömürüsüne maruz kalmaların neden oldu.
İşverenlerin mülteciler üzerinden haksız kazanç elde etmesinin yerli halk üzerinde de etkileri oldu.
Patronların daha ucuza ve sigortasız çalıştırdığı mültecileri çalışan olarak tercih etmesi hali hazırda
geçim sıkıntısı yaşayan yerli halkta gelen mültecilere karşı nefret oluşmasına sebep oldu.
Yaşanan tüm bu gelişmeler göçmenlerin ve mültecilerin mekândan giderek soyutlaşmasına neden
oluyordu.
Bugün Türkiye’de yerelden başlayan sıkıntı genele hatta globale yayılmış durumda. Birçok analize
göre merkez hükümetin uyguladığı mültecileri belirsizlik içinde tutma siyaseti bilinçli olarak
uygulanmıştır.
1933 yılında Hitler Almanya’sından kaçan Musevi bilim insanlarına kapılarını açmıştı Türkiye. O
dönem bu akademisyenleri tanımlamak için Almanca’dan dilimize ‘’haymatlos’’ kelimesi geçiş yaptı.
Vatansız anlamında.
Bugün 1933’ten yıllar sonra kendi topraklarımıza misafir olarak dâhil ettiğimiz ve belirsiz bir geleceğe
mahkum ettiğimiz iç savaş mağduru ya da kendi ülkesinin koşullarından mağdur olan mültecileri iki
sınır arasına mahkum etmiş durumdayız, bilinçli olarak uygulanan siyasetimiz yüzünden.

Edirne sınırından birkaç gündür insanlık dramına tanıklık etmekteyiz. Merkez hükümetin bilinçli
belirsizlik politikası, batı ülkelerine karşı bir silaha ve insan ticaretine dönüşmüş durumda.
Misafir olarak emeği, geleceği sömürülen, toplumla uyumu bilinçli politikalar üzerinden tek adamın
bekası için sağlanmayan mülteciler bugün iki ülke toprağına da dâhil olmayan toprak parçası üzerinde
haymatlos olarak sıkışmış durumda.
Bu insanlık ayıbının tek çözüm noktası ise meşru zemin sağlanarak yapılan insan tacirliğinin bir an
önce son bulup, bu utanç durumunun muhataplarıyla çözülmesi.

PAYLAŞ:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir