24 Eylül 2020 , Perşembe

Konda Araştırmasının Gösterdikleri ve Pekmezli Aşure

Konda’nın Ağustos ayında yaptığı İstanbul Sözleşmesi araştırması bize çok şey göstermekte.

Mesela 5 sene önce katılımcıların %80’i kadınlar tacize uğramamak için ne giydiklerine dikkat etmeli derken, bu sene bu oran yüzde 32.

‘Namus için kanun dışına çıkarım’ diyenler 2010’da %45’ken, bu sene %21.
‘Erkek sever de döver de’ diyen beş sene önce %20, bu sene %6.

Konda Araştırma bu durumu şu şekilde açıklamakta ”Artan ve görünür olan şiddet ve cinayet meseleleri belki de kadın meselesi olarak değil, değişen kadının rolü ve ağırlığı ile baş edemeyen erkekler meselesi olarak ele alınmalıdır.”

Bu araştırmanın bize gösterdiği bir değer gerçeklik ise ‘’toplumun değerleri’’ diye başlayan her söylemin çöktüğü ve aslında bu cümlelerin değiştirilebilecek olguları değiştirmeme yönünde bir nevi bahane sunmanın realitesidir.

Hükümet politikalarıyla normalleştirilmeye çalışılan kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri akabininde hükümetin hesaplayamadığı bir durumu oluşturmuş ve kadın hakları konusunda bilinçlenmenin başlamasını sağlamıştır.


AKP, hükümete geldiği 2002 yılından beri toplumun yapı taşını oluşturan sosyo-kültürel değişimler için mikrodan makroya çalışmalar yapmaktadır.


Son aylarda AKP, İstanbul Sözleşmesi üzerinden açtığı tartışmayla kadına yeni rol biçimlendirmenin baskısını fazlasıyla arttırmış durumda.

Hükümetin nasıl bir kadın profili istediğini geçtiğimiz hafta 4 asgari ücrete bedel fiyatı olan musluk bataryalı mutfağında pekmezli aşure tarifi veren Emine Erdoğan da göstermiş oldu.


Tek gayesi eşini mutlu etmek olan ve yeri mutfak olan kadın.

1950lerin Amerika’sında ve Britanya’sında resmedilen kadın profili hükümetin kendisi tarafından 2020 yılında tekrarlandı.

1950’lerin ‘mükemmel eşleri’ tam olarak kimlerdi? İkinci Dünya Savaşı sona erdikten on yıl sonrasına kadar hala yiyecek kuyruğunda bekleyen kadınlar mıydı? Yoksa fırfırlı çam ağaçları içinde neşeyle bakan kadınlara, manik bir şekilde tüylü toz almak için kullandığı çubuğu sallayıp kocalarına “lezzetli” yemekler mi servis ediyorlardı?


Friedan, 1950’ler ve 60’ların Amerikalı ev kadınları arasında gözlemlediği yaygın tatminsizlik, kaygı ve düşük benlik saygısını “adı olmayan sorunu” olarak adlandırır. Friedan, refah ve ekonomik güvenliğin bu kadınlara bir kariyerin veya aile dışı faaliyetlerin getirebileceği mutluluğu getirmediğini savunarak, evlilik, annelik ve evliliğin hayatta zorlayıcı bir amaç sunamadığı orta sınıf banliyö ev hanımının mutsuzluğunu anlatmıştır. Bir yandan kadınlık hakkındaki boğucu anlayışlar kadını anlamsız ve pasif olarak kavramsallaştırırken, diğer yandan kadının bakıcı ve ailenin ahlaki merkezi rolü ona hiçbir şey bırakmadı. Friedan şöyle demiştir:

‘’ 1950’lerde ve 1960’larda bir kadının bir sorunu varsa, evliliğinde veya kendisinde bir sorun olması gerektiğini biliyordu. Diğer kadınlar hayatlarından memnundu, diye düşündü. Mutfağın zeminini cilalayan bu gizemli doyumu hissetmediyse, nasıl bir kadındı? Memnuniyetsizliğini kabul etmekten o kadar utandı ki başka kaç kadının paylaştığını asla bilemedi. Kocasına anlatmaya çalıştıysa, neden bahsettiğini anlamadı. Kendisi gerçekten anlamadı… “Gerçekten yanlış bir şey yok” diyorlardı kendi kendilerine. “Herhangi bir sorun yok.”

Virginia Nicholson, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kadınların yaşamlarını ve İkinci’deki rollerini araştırdıktan sonra, hak ettiği ilgiyi ancak yakın zamanda almaya başlayan bir on yıla doğru ilerliyor. 1940’ların yoksunlukları ve fedakarlıkları ile “sallanan altmışların” zengin aşırılıkları arasına sıkışmış olan elliler, Britanya’nın yıkılmış ve perişan bir ülkeyi yeniden inşa etmek ve “gelecekle yüzleşmek” için çabaladığı, uzun süredir sıkıcı bir on yıl olarak görülüyordu. İşçi Partisi’nin 1945 seçim sloganının sözleri. Pek çok kadın için, savaş zamanı kazanımlarının kaybedilmesinden yıllarca hayal kırıklığı yaşarken, diğerleri savaş öncesi yaşamlarının kesinliklerine geri dönme konusunda derin bir arzu besliyorlardı. Ancak her ikisi için de gelecek sınırlandırılmıştı.

Kadınlar 1929’dan beri oyları erkeklerle aynı koşullarda almış olabilirlerdi, ancak çoğu için eşitliklerinin sınırı buydu: Çalışan kadınlara erkeklerden çok daha az ücret ödeniyordu ve birçok kişinin savaş zamanında katlandığı sorumluluklara ve katıksız zorluğa rağmen, hala itaatkâr ve aşağı varlıklar olarak görülüyorlardı. Eğitim fırsatları sınırlıydı. 1944 Eğitim Yasası’nın herkese “eşit saygınlık” vermesi gerekiyordu, ancak bu şekilde yürümedi. Pek çok öğretmen ve ebeveynin, kaderi evlilik, ev ve aile olan kızlardan beklentileri düşüktü; işte okuldan ayrılma ile kariyerden çok koridorda yürümek arasında bir ara önlem. 1950’lerde kadınların sadece yüzde 1,2’si üniversiteye gitti.

Nicholson, bu algıyı desteklemek için bazı çarpıcı röportajları bir araya getiriyor: kocası ‘küfür etmemeyi öğrenene kadar’ inci kolyesine el koyan kadın, kızı zaten bir dizi duvar lambası satın aldığı için nişanını iptal ettiğinde ağlayan anne.

1975 yılında kadın hareketinin Amerika’da yeniden güçlenerek kendini göstermesiyle Hollywood’da dayatılan kadın prototiplerine baş kaldıran ya da eleştiren filmler çekilmeye başlandı. Bunlardan biri Stepford Kadınları’ydı.

Stepford Kadınları, kadınların nesnelere indirgenmiş halini gösterip, eleştiriyor. Kocalarının fiziksel varlıklarını yeniden yaratıp kişiliklerini ve varlıklarını yok ettiği kadınları gösterir. Ve yeniden yaratma motifi, korku filmindeki kadın düşmanı eğilimlerin merkezlerinden biridir. Buradaki kadınlar, böyle bir yeniden yaratma süreciyle hem fiziksel hem de psikolojik olarak mağdur edilir.

Özellikle kadınların çağdaş toplumdaki değişen rolüne ve teknolojiye ilişkin kaygılara değiniyor. “Korkunun” temeli günümüz sosyal ve kültürel ideolojilere dayanmaktadır. Kötülük “dışarıda” değil, kültürümüzde, toplumumuzda, evimizde, ailemizde ve yaşamlarımızı yöneten inançlarda.

Hükümetin kadınlara yüklemeye çalıştığı ‘’Stepford Kadınları’’ prototipinin aksine kadınlar olarak erkek devlete rağmen haklarımızı her mecrada aramaya devam edeceğiz. En güzel kıyafetlerimiz düzgün makyajımızla tek sorumluluğumuzun sadece kocalarımızı mutlu etmek olduğunu dikta eden devletin çeşitli kademelerinde yer alanlar şunu bilmelidir ki İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını sağlayacağız. Kadın cinayetlerini durduracağız. Sosyal, ekonomik ve siyasi hayatta olmaya devam edeceğiz. Eşit ücret ve eşit temsiliyet haklarımızı alacağız.

Artık kadınların çağı başlıyor.

PAYLAŞ:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir