28 Ekim 2020 , Çarşamba

“En Radikal Şey İdam Kelimesindeki Can Alıcılık Değil, İstanbul Sözleşmesini Etkin Uygulamaktır”

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan bir Avrupa Konseyi sözleşmesi. Mart 2019 itibarıyla toplam 46 devlet ve Avrupa Birliği tarafından imzalandı. Türkiye ise 12 Mart 2012’de sözleşmeyi onaylayan ilk ülke oldu. Bunun ardından hemen hemen her dönemde iktidarın söylemleri ve tutumları ile her fırsatta sözleşmeye saldırmaya başladılar. Son olarak tartışmalar Akp Grup Başkanvekili Numan Kurtulmuş’un “Nasıl usulünü yerine getirerek imzalanmışsa, usulünü yerine getirerek sözleşmeden çıkılır” sözlerinden sonra Türkiye gündeminin ilk sıralarına oturdu.

İstanbul Sözleşmesini kaldırmak isteyen iktidara karşı Türkiye’deki mevcut kadın örgütleri ve siyasi partiler İstanbul Sözleşmesinin etkin bir biçimde uygulanması için çeşitli kampanyalar ve eylemler örgütlediler. Kadın cinayetleri katlanarak artarken bu kez de bir açıklama Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt  Selçuk’tan geldi. Selçuk, “Her kadın cinayeti bizim kadına yönelik şiddetteki kadın cinayeti değildir. Her intihar kadın cinayeti değildir. Her şüpheli ölüm de kadın cinayeti değildir” dedi. Selçuk bu açıklamalarıyla Kadın Cinayetlerini durduracağız Platformu’nun raporlarını hedef aldı. Tüm bu olaylar ışığında Kadın cinayetleri devam ederken, İstanbul Sözleşmesi tartışmaları sürerken ve Türkiye’deki kadın örgütlerinin durumunu ve kadın cinayetleri gündem olduğu her dönemde idam cezası getirilsin taleplerini, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) Genel Sekreteri Fidan Ataselim kozmopolitik.com.tr ‘ye değerlendirdi.

, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim

“Platform olarak İstanbul Sözleşmesinin hayatın her alanında uygulanması için çalışmalar yapıyoruz”

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim, “İstanbul sözleşmesi kadına yönelik şiddetin sonlandırılması ve kadın cinayetlerinin durdurulması için bütünlüklü bir sözleşmedir. Şimdiye kadar ki en etkili metin diyebilirim. Bizler 2010 yılında kadın cinayetlerinin önemli bir sorun olduğunu tespit edip Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunu kurduk. Yıllardır ancak kamusal düzenlemelerle çözümün getirileceğini ifade ederek mücadele ettik. Bu yüzden kadın hakları ile ilgili bir konuyu gündeme getirdiklerinde kadınları yaşatacak olan İstanbul Sözleşmesine saldırmaları tesadüf olmadı. Platform olarak İstanbul Sözleşmesinin hayatın her alanında uygulanması için çalışmalar yapıyoruz. Kamuoyu yaratmaktan, dava takiplerine, eğitimlerden, kitlesel protestolara kadar elimizden geleni bütün kadınların katılımı ile yapıyoruz. Ve en başında sorunun kaynağını görmek ve çözüm yolunu bulmak için 2010 yılından itibaren kadın cinayeti raporlaması yapıyoruz.” dedi.

“Bakanlık verileri çarpıtmamalı, gerçekleri açıklamalı”

Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Selçuk’un ‘Her Kadın cinayeti bizim gözümüzde kadın cinayeti değildir.’ sözlerine Ataselim şöyle yanıt veriyor. Bakanlığın verileri çarpıttığını ve toplumu manipüle ettiğini düşünüyoruz. Platformun kuruluşundan itibaren biz kendilerine sorduk kaç kadın öldürülmüş? Kim tarafından? Hangi bahaneler ile? Nasıl? Nerede? diye fakat her yıl verilen yanıt böyle bir verimiz yok şeklindeydi. Bakanlık görevini yapmadığı için bizler gazetelere yansıyan kadın cinayetlerini raporlamaya başladık. O açıdan gazetede haberi olan kadın cinayeteleri öyle bir şey yok denilemez göz ardı da edilemez. Aslında bakanlık son 2 yıldır kadın cinayeti kavramı ile birlikte veri raporlamaya ve açıklamaya başladı. Halbuki bunun için binlerce kadının ölmesi yılların geçmesi gerekmezdi. Kadınların mücadelesi ile ancak şimdi Kadın cinayeti deniyor, veriler açıklanıyor. Bizimkilerden daha fazla olmasını biz beklerken daha az çıkıyor olmasını anlayabilmiş değiliz ve bunu şeffaf şekilde açıklamak bakanlığın sorumluluğudur. Bize muhalefet eder pozisyonda olması çok hazindir. Bunun da elbette maddi bir temeli var. Düşünün İki büyük krize birden bakan bakanlık olabilir mi? Kadın cinayetleri artıyor, işsizlik ordusu büyüyor. Fakat unutmayalım ki bakanlıkların birleştirilmesi siyasi bir karardı. Bakanlık verileri çarpıtmamalı, gerçekleri açıklamalı. 

“Kadın hareketi güçleniyor, cesaret kazanıyor”

Ataselim, Cinsiyetçi devlet politikasına karşı Türkiye kadın hareketinin durumunu Cinsiyetçi devlet politikalarını geriletebiliyor, Kadın hareketi ülkedeki başlıca toplumsal mücadele alanlarına örnek olacak kararlılıkta olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor, Çocuklar istismarcılarla evlendirilemedi, İstanbul Sözleşmesinden imza geri çekilemedi, nafaka hakkı gasp edilemedi. Bunlar temel birkaç konu sadece.  Ve yeniden gündeme getirecekleri de olası olabilir. Her gün yaşam hakkı için mücadele eden kadınlar olduğunda her şeyi göze alarak bütün kadınların geleceği için dört elle sarılıyor mücadeleye diye düşünüyorum. Platformun bu anlamda Kadın Meclisleri ile herkesin eşit katılabileceği zemin olması her kuşaktan ve kategoriden kadının özne olabileceği bir alan yarattı. Kadın hareketi güçleniyor, cesaret kazanıyor. Bu örgütlü mücadele ile yıllar yılı mücadelemizle olumlu anlamda toplumda da değişimler olduğunu görüyoruz. Son İstanbul sözleşmeleri tartışmalarında yapılan araştırmalar oldu oralarda da hep olumlu değişim sonuçları çıktı.  

“En radikal şey idam kelimesindeki can alıcılık değil, İstanbul Sözleşmesini etkin uygulamaktır”

Kadın cinayetlerinde caydırıcı bir önlem olabileceği söylenen İdam cezasına kesinlikle karşı olduklarını söyleyen Ataselim, İdam cezası ile ilgili şu değerlendirmede bulunuyor; Yaşam hakkı mücadelesi verenler bir insanın yaşamının sonlandırılmasını istememeli. Her kim olursa olsun çağdışı metotlar değil daha modern çözümler getirilmeli. günümüzde bir manipülasyonda şudur. Sanki mevcut yasalar etkin uygulanıyor da bir sonuç olan kadın cinayeti idam ile çözülecek. Bu öneri sadece toplumda infial yaratan cinayetlerin ardından toplumun öfkesini dindirmek için dile getiriliyor. Ama unutuyorlar ki en radikal şey idam kelimesindeki can alıcılık değildir. En radikal şey İstanbul Sözleşmesini etkin uygulamaktır. Hayatın her alanında eşitlikçi politikaları sürekli üretmektir. Başta kadınlar hayatta iken güçlendirilmeli, korunmalı. Toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanırsa kadına yönelik şiddeti durdururuz. 6284 ve İstanbul sözleşmesi uygulanmalı eksiksiz bir şekilde o zaman çözümün geldiğini göreceğiz. Bizler bunu yapmak için mücadele ediyoruz.

İstanbul Sözleşmesi’nin etkin olarak uygulanıp uygulanmadığını, 6284 sayılı kanununu ve idam cezasını kadın cinayetlerindeki caydırılığı ile ilgili değerlendirmeyi Avukat Bengisu Kadı yaptı.

Av. Bengisu Kadı

Av. Kadı İstanbul sözleşmesinin etkin uygulanamadığını, her yeni güne yeni bir kadın cinayeti ile başlayıp adaleti sosyal medyadan aradığımız sürece aksinin söylenemeyeceğini dile getirdi. Kadı sözlerine şöyle devam etti; “Şiddete uğrayan, ölüm korkusuyla yaşayan bir kadının ısrarlı ve birbirini takip eden şikayetlerine rağmen soruşturma süreçlerinin etkili ve hızlı şekilde yürütülmemesi, suçluların yakalandıktan sonra mağduruyla yüz yüze getirilip uzlaştırılıp salıverilmeleri, mahkemenin verdiği koruma tedbirlerinin uygulanıp uygulanmadığının yeteri kadar denetlenmemesidir. Halbuki İstanbul Sözleşmesi şiddetsizliğin yol haritasını çizmektedir. Kadına karşı şiddete son vererek, her alanda kadın ve erkek eşitliğini sağlayarak toplumsal cinsiyet eşitliğini tesis etmeyi amaçlar. İşte bu amaç çerçevesinde çizilen yol haritasında devletin önlemede etkin olma, suçluların hızlıca yakalanması, kovuşturulması, cezalandırılması, koruma ve uzaklaştırma tedbirlerinin vakit kaybetmeden çıkarılması ve uygulanmasının kollukla denetlenmesi gibi hukuki prosedürleri yürütmesinin yanı sıra mağdurlara yardım, psikolojik destek, tedavi programları, uzman destek hizmetleri, çocuk tanıkların korunması ve bunlara destek sağlanması, STK’larla iş birliği içerisinde farkındalık çalışmaları yürütmek gibi yükümlülükleri vardır. Ancak ülkemizde yasalar etkin uygulanmıyor, kadın ve erkek eşitliğinin ne olduğu anlatılmıyor, İstanbul Sözleşmesi hakkında farkındalık çalışmaları yapılması gerekirken olumsuz algı süreçleri yürütülüyor. Hükümetin kadına biçilen geleneksel rolleri destekleyen açıklamaları, şiddeti uygulayanların sürekli devlet kapısına sığınmasına, cezasız kalacaklarına olan inançlarını arttırmaya ve şiddet eylemlerinin sonunun gelememesine neden oluyor. Bu noktada GREVİO’nun 2018 tarihli raporunda ve kadın örgütlerinin yaptığı değerlendirmelerde sözleşme hükümlerinin uygulanmadığını ortaya koyan birçok tespit bulunmaktadır; cezai suçların faillerinin kovuşturulması ve cezalandırılmasına ilişkin yargı verilerinin olmayışı, kadına yönelik şiddete ilişkin mahkeme dosyalarında cinsiyetçi önyargıların, namus kavramının ve mağduru suçlamanın takdire bağlı indirime yol açması, İstanbul Sözleşmesi’ni ve onun ilkelerini destekleyen bağımsız kadın örgütlerine yönelik giderek artan kısıtlayıcı koşullar yaratılması bunlardan birkaçıdır. Ülkeyi yönetenler başta olmak üzere kolluk, adliye, hakim ve savcıların toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı hakkında farkındalıklarının olmaması, şiddet vakalarını etkin ve hızlı önlem almaya gerek görmemeleri sözleşmeyi etkisiz hale getirmektedir. Yine mağdurun beyanına dayanarak ve mağdurun güvenliği için yeterli olacak süreyi kapsayacak şekilde koruma kararı çıkartma ve koruma kararlarının faillere bildiriminde ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu kararların etkili ve hızlı şekilde alınması için çalışan avukatların önünde kolluk ve adliye koca bir duvardır. Maalesef Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadele etmek için, önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politikalar bakımından üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği, şeffaf ve samimi olmadığı ortadadır.” dedi.

İstanbul sözleşmesinin maddelerine değinen Kadı, İstanbul Sözleşmesi’nin 48. maddesinde taraf devletlere psikolojik, fiziksel, cinsel ve ekonomik, kadına karşı tüm şiddet biçimleriyle ilgili olarak “arabuluculuk ve uzlaştırma da dâhil olmak üzere zorunlu alternatif çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gereken yasal veya diğer tedbirleri” alma yükümlülüğü getirilmiştir. Sözleşmenin 56. maddesinde de “mağdur ve failler arasındaki iletişimin mahkemede ve kollukta, mümkün olduğu ölçüde önlenmesini sağlama” gerekliliğini düzenlenmiştir. İstanbul Sözleşmesi ile kabul edilen bu düzenleme 6284 sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliği’nin 35. Maddesinde kendine yer bulmuş ve koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının alınması aşamasında, şiddet mağdurlarıyla şiddeti uygulayan arasında, arabuluculuk sürecine işlerlik kazandırılamayacağı hususu hükme bağlanmıştır. Aynı şekilde Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanun’a göre aile içi şiddet olaylarında arabuluculuğa gidilemeyeceği düzenlenmiştir. Ancak bu düzenlemelerin sözleşmedeki asıl amacı karşılamadığını görüyoruz. Öncelikle uzlaştırma müessesesinde eski eş/eski partner halihazırdaki partnere ve onunla birlikte yaşayan diğer şiddete maruz kalan kişilere yönelik uzlaştırma teklif edilemeyeceği şeklinde bir düzenleme bulunmadığından uygulamada bu tip durumlarda uzlaştırma teklif edildiği görülmektedir. Aile, eş olmasa da aynı evi paylaşan kişiler arasında meydana gelen ve kısaca ev içi dediğimiz şiddetin de uzlaştırmaya tabi olmadığının anlaşılacağı bir düzenlemeye gidilmelidir. İkincisi arabuluculuk kanununda yer alan “aile içi şiddet” kavramının 6284 sayılı Kanun ve İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan “ev içi şiddet” kavramını karşılamadığı açıktır. Her ne kadar İstanbul Sözleşmesi zorunlu alternatif süreçleri yasaklamış olsa da kadına yönelik şiddet vakalarında isteğe bağlı arabuluculuğu engelleyen bir düzenleme yoktur. Bu noktada kadınların aslında ev içi şiddet görmelerine rağmen aile içi şiddet olmadığı noktasında bazen hatalı bazen yanlı değerlendirmelerle bir şekilde ihtiyari arabuluculuk sürecine itildikleri görülmektedir. Arabuluculuk süreçleri ihtiyari ve gizli tutulduğundan ev içi şiddet kapsamında olsa dahi arabuluculukla sonuçlandırılan olayları tespit etmek de mümkün gözükmemektedir. Ülkemizde şiddete maruz kalan kadınların kimi durumlarda, daha kolluk aşamasında şikayette bulunurken “anlaşın, çözün, ev içinde olur öyle şeyler, çocuğun etkilenir, eşin ceza alır siz aç açıkta kalırsanız, çocuğun ne olur” denilerek uzlaştırmaya yönlendirildiği baskı kurduğu herkesin malumudur. Yine kadınların uzaklaştırma kararı olmasına rağmen uzlaştırmacılar tarafından şiddet uygulayanla birlikte uzlaştırma bürosuna davet edildiklerine dair aktarımları mevcuttur. Bu noktada zaten şiddet mağduru olan bir kadın, hele hukuki bir destek de almıyorsa kendini yalnız ve uzlaşma baskısı altındayken şiddet uygulayanla anlaşmak zorunda hissetmektedir. Bu nedenle zorunlu alternatif süreç yasağının daha etkin bir şekilde uygulanması adına kolluk, jandarma, hakim ve savcıların staj eğitimlerinde uzlaştırmacılık ve arabuluculuk eğitimlerinde kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet olayları anlatılmalı, farkındalık yaratılmalı ve isteğe bağlı arabuluculuk süreçlerinde kadınların uğrayabileceği mağduriyetlerin önüne geçilmesi amacıyla yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Kadın cinayetlerine karşı idam cezasını yorumlayan Kadı, 6284 sayılı kanunu etkin bir şekilde uygulandığı taktirde kadına karşı şiddet ve cinayet vakalarının önüne geçileceği aktarıyor.

Kadı sözlerine şöyle devam ediyor; Yasaların uygulanmasının yanı sıra ülkeyi yönetenlerin dilinde toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik söylemler duymaya başlarsak işte o zaman bu suni ve çağ dışı çözümlerin konuşulmasına fırsat vermeyiz. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı gibi hepimizin içini parçalayan vakalarda dönüp dolaşıp idamı gündeme getirmek insanların duygusal dünyalarına nüfus ederek asıl meseleyi görmezden gelmelerini amaçlayan bir anlayışın ürünüdür. Her kadın cinayeti vakasında iktidarın ve onun vekillerinin idam tartışmasını açması, bu sonuçların önüne geçmek adına üzerinde düşen yükümlülüklerini yerine getirmediği gerçeğinin konuşulmaması için yaratılmaktadır. Öte yandan idam cezasının halen yürürlükte olduğu İran, ABD, Suudi Arabistan gibi örneklere baktığımızda burada kadın cinayetleri sona ermiş midir, tacizler önlenmiş midir? Hayır. İdam cezası insan haklarına aykırı ve çağdışı bir talep olup aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 nolu protokolü ile ülkemizde tamamen kaldırılmıştır. Bu cezanın geri getirilmesi mevcut yasalarımıza göre mümkün değildir. Aksi halde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal etmiş olur ve uluslararası dünyayla tüm ilişkimizi kesmiş oluruz.

PAYLAŞ:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir