Moleküler Biyolog Tolga Sütlü İle Koronavirüs'ü Konuştuk - Kozmopolitik

 Moleküler Biyolog Tolga Sütlü İle Koronavirüs'ü Konuştuk

Moleküler Biyoloji Derneği yönetim kurulu üyesi Tolga Sütlü, Koronavirüs testleri, dernek çalışmaları ve ülkemizdeki koronavirüs vakalarına ilişkin kozmopolitik.com.tr'nin sorularını yanıtladı.

1- Bize biraz dernek çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Moleküler Biyoloji Derneği nispeten genç, 2011 yılında kurulmuş bir dernek. Çoğunlukla Biyoloji, Biyokimya, Biyoteknoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik alanlarında araştırma yapan bilim insanlarının bir araya geldiği bir dernek, yaklaşık 500 üyesi var. Her sene düzenli olarak organize ettiğimiz uluslararası bilimsel kongremizin yanı sıra daha küçük yerel toplantılar yaparak (biz bunlara veri toplantıları diyoruz) araştırmacılar arasındaki etkileşimi ve iş birliğini arttırmaya çalışıyoruz. Bütçemiz yettiği kadarıyla alanda çalışan akademisyenlere mütevazı ödüller ve burslar vermeye çalışıyoruz.

2- Türkiye’de ilk COVID19 vakasının görülmesinin üzerinden neredeyse üç hafta geçti. Bu süre içerisinde en çok iki konu üzerinde duruldu; karantina ve yaygın test. Neden yaygın test?
Salgını durdurmak aslında çok kolay: Tek yapmamız gereken şey hastalığı taşıyan kişilerin yeni kişilere bulaştırmasını engellemek. Bu sayede yeni hastalar olmaz, var olan hastalar da iyileştiği anda salgın bitmiş olur. Herhalde buraya kadar hemfikiriz. Peki yeni insanlara bulaşmasını nasıl engelleriz? Bunun 2 yolu var:

Birincisi sokağa çıkma yasağı ilan etmek. Bu sayede insanlar arası temas neredeyse sıfıra ineceği için o andan sonra yeni hasta olmayacaktır. Enfeksiyonu zaten kapmış kişilerin büyük kısmı evde kimseye bulaştırmadan atlatacak, toplam hasta sayısı çok artmayacağı için ağırlaşıp hastaneye başvuranlar nispeten az sayıda olacak ve yeterli koşullarda tedavi edileceklerdir. Biz bunu yapmıyoruz! Neden yapmıyoruz diyecek olursanız, herhalde ekonomik sebeplerden. Bunu yapmanın bir ekonomik bedeli var elbette.

İkinci yol ise hastalığı taşıyanlara sokağa çıkma yasağı ilan etmek. Buna diğer bir adıyla karantina da diyebiliriz. Topyekun sokağa çıkma yasağı ilan etmek istemiyorsak en azından bunu yapabiliriz ve eğer bunu “iyi” yapabilirsek belki topyekun sokağa çıkma yasağı uygulamak kadar verimli olabilir. Bunu iyi yapmak şu şu yaşlardaki insanlar sokağa çıkmasın demekle olmaz tabii ki. Çünkü hastalığı her yaştan insanın taşıyabildiğini biliyoruz. Eğer topyekun sokağa çıkma yasağı ilan etmeden karantinayı iyi yapabilmek istiyorsak çok kritik bir bilgiye sahip olmalıyız: hastalığı kimler taşıyor? Herkesin malumu olduğu üzere özellikle gençlerde semptom bile göstermeden bulaşıcı olabilen bu virüsü kimlerin taşıdığını bilmek istiyorsak yapmamız gereken şey çok belli: Daha çok TEST! TEST! TEST! Uzun zamandır Dünya Sağlık Örgütü de, bir çok uzman da tam olarak bunu söylüyor.

Bizim uzun bir süre test sayımız çok düşük gitti, bu günlerde yeni merkezlerin de açılmasıyla giderek yükseliyor. Günde 20.000 test civarındayız, kesinlikle durmamalı, bu artışı devam ettirmeliyiz. Normalde aynı gün içinde sonuç alınması gereken 3-4 saatlik bir test. Test edilecek örneğin hastaneden laboratuvara transferi gibi faktörleri dahi ekleseniz bu sonuçların en geç 24 saat içinde çıkması lazım. Fakat, kamuoyunun en yaygın olarak Burak Akkul vakasında gördüğü, bir çoğumuzun da etrafındaki örnek veren şüpheli vakalardan bildiği üzere bu sonuçların çıkması 4-5 gün, kim zaman 1 hafta sürebiliyor. Bu da şu demek: bir günde yaptığımız test sayısı, bir günde gelen örnek sayısından daha az. Bu örnekler kimi zaman 1 hafta (kim bilir ne şartlarda) bekliyorlar. Bu süre zarfında gerekli şartlarda saklanmaması durumunda örneğe bir zarar gelmesi ve testin çalışmaması riski bir tarafa, insanlar stres içinde günlerce sonuç bekliyor. Çalışılması gereken örnekler dağ gibi yığıldıkça hata oranı da yükseliyor. Bu noktada çoğu kişinin aklına, “İyi de, günde kaç test yapmamız lazım o zaman?” gibi bir soru geliyor olabilir. Bu sorunun “şu kadar tane test” gibi net bir cevabı yok aslında ama bence doğru tavır, gelen her örneğin sonucu en geç 24 saatte çıkar hale gelene kadar test kapasitemizi arttırmaktır.

3- Türkiye’de testler yaygınlaştıkça aslında tabloda ortaya çıkmaya başladı. Bu durumla nasıl mücadele edebiliriz?
Şu anda ne yazık ki hastalığı tedavi edecek veya yayılmasını engelleyecek bir ilaç yok elimizde. Tek yapabileceğimiz sosyal izolasyon önlemleriyle yayılmasını yavaşlatarak bu hastalıktan dolayı hastaneye yatma ihtiyacı olacak olan herkesin uygun tedaviyi alabilmesini sağlamak. Eğer hastalık kontrolsüz bir şekilde yayılıp birden bire çok fazla insana bulaşırsa sağlık sistemimizin kapasitesi yetersiz kalacağı için normalde tedaviye ulaşabilse hayatta kalabilecek olan bir çok insanı kaybedeceğiz. Bunun sağlık sistemimizin kapasitesinin yüksek ya da düşük olmasıyla da çok alakası yok. Hiçbir sağlık sistemi, ne kadar iyi olursa olsun aynı anda o kadar ağır hastayı birden kaldıramaz. Hastalığın ağır bir hızda yayılması lazım ki sonunda yine aynı sayıda insan enfekte olacak olsa bile bu uzun bir zamana yayılsın ve hastanelerde yoğunluk olmayacağı için herkes uygun tedaviye erişebilsin. Tabi bu zamana yayma işi aynı zamanda yeni ilaçların ve aşıların bulunması için de bize zavakitman kazandıracaktır ve kim bilir belki bu sayede milyonlarca insan hiç hastalığa yakalanmadan kurtulabilecektir.

4- Sürecin en başında biyologlar insiyatifi oluşturmaya başladınız. Şu an ne durumdasınız? Geldiğiniz nokta nedir?
Tabi 2019 Aralık ayından beri bir çok biyologun gözü kulağı yükselmekte olan koronavirüs salgınında. Bu süre zarfında, hastalık daha Türkiye’ye gelmeden takip etmeye başlayıp gerekli önlemleri almak konusunda meslektaşlarımızla fikir alış verişine başladık. Bu iletişim, hastalığın giderek ülkemizi de tehdit eder bir hale gelmesiyle Biyologlar İnisiyatifi isimli bir oluşuma doğru evrildi. Bu dağınık yapı içerisinde şimdilik alanda faaliyet gösteren bizim dışımızda 4 bilimsel dernek daha var: Biyologlar Dayanışma Derneği, Türkiye Biyologlar Derneği, Tıbbi Biyoloji ve Genetik Derneği, Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Derneği. COVID-19 salgını çerçevesinde başlayan bu iş birliği oldukça olumlu meyveler vermeye başladı ve ileride federasyon veya oda şeklinde örgütlenmek gibi konular dahi tartışılır oldu ama elbette şu anda bu niyetler nereye varır söylemek pek mümkün değil. Şu andaki odağımız daha çok salgına karşı yapılabilecek katkılar. Gerisini bu kötü günler arkamızda kaldığı zaman oturup uzun uzun konuşmaya fırsat bulabileceğimizi ümit ediyorum. Temel bilimlerin kıymetinin daha bir anlaşılır olduğu bu günlerde biyologların tüm toplumu etkileyen bu konunun çözümü için ortak mücadele paydasında bir araya gelebilmesi elbette bizler için çok umut vericidir.

Bunun en somut örneğini COVID-19 tespitinde kullanılan moleküler testlerin (qRT-PCR) yaygınlaştırılması için yaptığımız çağrılar sayesinde gördük. Bildiğiniz gibi Sağlık Bakanlığı yakın zamanda 18.000 yeni personel alımı ilan etti ve bunların arasında sadece 5 tane biyolog kadrosu var. Daha çok COVID-19 testi yapılmasının elzem olduğu bu günlerde, bu testleri yapma uzmanlığına sahip en büyük grup olan biyologların koronavirüs’le mücadele planı dışında bırakıldığını üzülerek görsek de küsüp bir kenara oturmak yerine bu konuda bir destek planı oluşturmayı tercih ettik. Sosyal medya üzerinden yaptığımız çağrılara bu testleri ben yaparım diyen 5000’in üzerinde gönüllü biyolog destek verdi. Bu başvuruları ilettiğimiz Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) yeni test merkezleri açarak gönüllüleri istihdam etmeye karar verdi. Geçtiğimiz hafta İstanbul’da ve Ankara’da günlük 5000’er test kapasiteli iki merkez faaliyete geçti. Başta İzmir olmak üzere diğer illerde de benzer laboratuvarların kurulması için çalışıyorlar ve gönüllü biyologlar her ilde bu göreve koşuyor. Yani kısacası, son günlerde artan test sayılarında Biyologlar İnisiyatifi gönüllülerinin ciddi bir payı var. Salgınla mücadeleye böyle bir katkıda bulunabilmiş olmak tüm bileşenlerimiz ve bu organizasyona emek harcayan tüm hocalarımız için büyük bir mutluluk.

5- Virüs için her yeni vücut aslında bir mutasyon alanı deniyor. COVID19, ilk görüldüğü andan pandemiye geçen sürede mutasyona uğradı mı?
Virüs zaten sürekli mutasyona uğruyor. Neredeyse kendisini her çoğalttığında yeni mutasyonlar oluşuyor diyebiliriz. Ama bunların arasında virüsün karakterini bizim için negatif yönde değiştirecek (mesela daha öldürücü yapacak) mutasyonlara denk gelmesi çok çok düşük bir ihtimal. Virüsün uğradığı mutasyonları takip edebilmemiz için hastalardan alınan virüs örneklerinde genetik analiz yapmamız lazım fakat ne yazık ki şu anda Türkiye’de böyle bir çalışma yok. Bu konuda, Biyologlar İnisiyatifi bileşenlerinden Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Derneği’yle birlikte Sağlık Bakanlığı’na ilettiğimiz dilekçede şöyle dedik:

“COVID-19 pandemisinin devam ettiği koşullarda bilim dünyası virüsün tanınması, yayılmasının önlenmesi ve hastalığın tedavisi konusunda yoğun çalışma yürütmektedir. Bu kapsamda son 3 ay içinde dünya çapında 600 farklı SARS-Cov-2 virüs suşuna ait genom dizisi yayımlanmıştır. Öte yandan şu ana kadar Türkiye’den herhangi bir SARS-Cov-2 genom dizisi yayımlanmamıştır ve Türkiye’de hangi suş veya suşların var olduğu bilinmemektedir. Türkiye’de mevcut teknolojik altyapı ile virüs genomlarının dizilenmesi ve bu verinin analizini yapabilecek uzman birikimi bulunmaktadır.

SARS-Cov-2 genomlarının evrimsel analizi birçok alanda değerli bilgi sağlamaktadır. Bu tip evrimsel genom analizi sayesinde virüs suşlarının kökeni ve biyolojik değişimleri belirlenebilmekte, ayrıca virüsün yayılımına dair öngörüsel modeller geliştirilebilmektedir. COVID-19 salgınını kontrol etmeye yönelik Bakanlık kapsamında yürütülebilecek bir genom analizi çalışmasının aciliyetini vurgular, iki dernek bünyesinde bulunan uzman evrimsel biyologların, ekologların ve moleküler biyologların laboratuvar çalışmaları ve hesaplamalı veri analizi yoluyla bu çalışmaya destek olmaya hazır olduğunu bildiririz.”

Bu konuda henüz herhangi bir geri dönüş alabilmiş değiliz ama umarım bakanlık bu konuya da bir an önce el atar. Bu şekilde Türkiye’deki virüsün nasıl yayıldığı, ne gibi mutasyonları taşıdığını bulabiliriz.

Mutasyonlar konusunda şunu da belirtmem lazım, çoğunlukla yanlış anlaşılan bir konu. Herhangi bir hastanın içinde herhangi bir virüs mutasyon geçirince sanki birden her yerdeki virüslerin o mutasyonu geçireceği zannediliyor sanki. Bu virüslerin arasında telekomünikasyon yok! Bu şekilde bir mutasyon olursa yine olduğu yerden birer birer bulaşarak yayılmak zorunda. Yani evet her yeni vücut yeni bir mutasyon alanı ama yeni bir mutant virüs için aynı zamanda sıfırdan başlamak demek. Ve biz sosyal izolasyon tedbirlerimizi yeterince uygularsak zaten bu mutantlar da yayılamazlar.

6- Bir başka tartışma konusu testler. Türkiye, test kiti üretiminde ihracatçı konumda bir ülke. Neden ülke çapında test sıkıntısı yaşandı, yaşanıyor?

Bu konuyu en başından beri yakından takip ediyoruz. Test yapabilmemiz için temelde 3 şeye ihtiyacımız var:

Test kiti. Hem devlet yetkililerinin belirttiği, hem de ülkemizdeki üreticilerin onayladığı gibi yeteri kadar qRT-PCR test kitimiz ve üretim kapasitemiz var. Sürecin başında tek bildiğimiz, Türkiye’de qRT-PCR test kiti üreten en az 7 farklı şirket olmasına rağmen Sağlık Bakanlığı’nın sadece tek bir üreticiden kit aldığıydı, bu hala böyle mi devam ediyor emin değilim. Diğer şirketler de Sağlık Bakanlığı’na satamadıkları ellerindeki kitleri yurtdışına satmakta gayet başarılı oldular. Bakanlık ihtiyaç görmediği veya bu kitleri başka sebeplerle uygun bulmadığı için almamış olabilir ama şunu kesin olarak söyleyebilirim ki test kiti diye bir sorunumuz yok. Yerli üreticilerimiz istenildiği taktirde bu talebi karşılayabilecek düzeyde.

Real-Time PCR cihazı. Bu testlerin yapıldığı Real-Time PCR cihazından ülkemizde gereğinden fazla var. Zaten hastane ve Ar-Ge laboratuvarlarında rutin olarak kullanılan, her üniversitenin Biyoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik gibi bölümlerinde - çoğu büyük üniversitede 2’şer 3’er tane olmak üzere- bulunan bu cihazın elimizde olmadığını iddia etmek saçmalık olur. Salgınla birlikte artan iş yükünü karşılamak için hastanelerdeki cihazların yetersiz kalması durumunda üniversitelerdeki cihazlar bir gün içinde test merkezlerine taşınabilir ve kullanıma alınabilir olduğunu yine yaptığımız açıklamalarda ve Sağlık Bakanlığı’na ilettiğimiz dilekçelerde uzun uzun anlattık. Bunların tümü, örneklerin Real-Time PCR cihazına konmasından önce gereken steril işlemlerin yapılması için gerekli biyogüvenlik kabinleri için de geçerli. Zaten her test merkezinde bu cihazlar var. Salgın dolayısıyla oluşan ek yükü kaldırılamıyorlarsa da üniversitelerimizde mobilize edilebilecek binlerce biyogüvenlik kabini var dedik. Geçtiğimiz hafta itibariyle de bu cihazlar yavaş yavaş mobilize edilerek, TÜSEB tarafından kurulup Biyologlar İnisiyatifi gönüllülerinin istihdam edildiği merkezlere taşınmaya başlandı. Sadece kendi üniversitemden 5 adet cihazın bu kapsamda TÜSEB’e teslim edildiğini biliyorum.

Cihazı kullanacak kalifiye personel. Zaten rutinde kullanılan cihazların hepsi aktif durumda. Var olan kullanıcılar, salgınla birlikte gelen ağır iş yükü altında ezilebilir ve cihazın 24 saat çalışması durumunda ek personel gerekebilir elbette ama onlara destek için gönüllü olan, bu konuda deneyimli binlerce insan organize olmuş bir vaziyette göreve talip olunca, TÜSEB de bu çağrıya karşılık verince bu sorun da çözülmüş oldu.

Yani kısacası, en başından beri test de vardı, testi yapacak cihaz da personel de. Sadece yetkili makamların bu konuda gerekli iradeyi göstererek harekete geçmesi biraz vakit aldı. Kaybettiğimiz bu sürenin bedelini umarım çok ağır ödemeyiz.

7- Her bilim insanı ve birçok yapı artık ciddi önlemlerin alınması gerektiğini söylüyor. Bir kez daha soralım, nedir bu ciddi önlemler?
Sosyal mesafe kurallarına, kapalı alanda başkalarıyla bir arada bulunmamaya, hijyen kurallarına çok dikkat etmeliyiz. Elbette ki yapılacak en önemli şey (eğer yapabiliyorsak) evde kalarak kendimizi karantinaya almak. Karantinadan kastım bütün gün evde oturup her gün iki kere bakkala gitmek, akşam sıkılınca komşu ziyaretine gitmek değil. Gerçekten insanlarla temasımızı mümkünse sıfıra indirmekten, işlerimizi yapabiliyorsak bilgisayardan yapmaktan, markete haftada 1 belki 2 kere gidip toplu alışveriş yapmaktan (stokçuluktan değil) bahsediyorum. Elbette herkesin bu şekilde yaşaması mümkün değil, bir çok insan hala işe gitmek mecburiyetinde!

Geldiğimiz noktada artık dışarıda tahminlerimizin çok üstünde bir sayıda enfekte insanın gezdiğini söyleyebiliriz. Hastalığı bir çok insanın semptom göstermeden atlatıyor olması (yeterince test de yapmadığımız için) sosyal izolasyonu zorlaştırıyor. Bu yüzden artık dışarı çıkan herkese maske takma zorunluluğu getirilmesini uygun buluyorum. Bu konudaki önceden yapılan maske takmama tavsiyesindeki söylem değişikliğinin de yanlış anlaşıldığını söylemek isterim. Salgının başlarında cerrahi maske kullanımının virüse karşı koruyucu bir etkisi olmadığı için takılmasına gerek olmadığı söyleniyordu. Cerrahi maskelerin hala çok bir koruyucu özelliği yok. Şimdi herkesin maske takmasını istememizin sebebi hastalığı taşıyan insanların etrafa virüs saçmasını engellemeye çalışmak.

Tolga Sütlü kimdir?
1981 yılında Almanya’nın Düsseldorf kentinde dünyaya geldi. Kadıköy Anadolu Lisesi’ndeki eğitiminden sonra 2004 yılında Biyomühendislik lisans derecesini Sabancı Üniversitesi’nden aldı. Lisansüstü eğitimi için gittiği İsveç’te “Tıbbi Bilimler” dalındaki doktora derecesini, Nobel Tıp ödüllerinin verildiği kurum olarak tanınan Karolinska Enstitüsü’nden aldı. 2013 yılı sonunda Türkiye’ye dönerek kendi araştırma grubunu kurdu. Şu anda, Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

Çalışmaları, kanser immünoterapisi yani bağışıklık sisteminin kullanılarak kanserin tedavi edilmesi üzerine yoğunlaşmaktadır. Mayıs 2016’dan bu yana Türk İmmünoloji Derneği’nde, Temmuz 2017’den bu yana ise Moleküler Biyoloji Derneği’nde yönetim kurulu üyesi olarak hizmet vermektedir.

2017 yılında Bilim Akademisi’nin Genç Bilim İnsanları Ödülü (BAGEP2017), 2018 yılında ODTÜ Parlar Vakfı’nın Teknoloji Teşvik Ödülü ve Moleküler Kanser Araştırma Derneği’nin Yılın Temel Kanser Araştırmacısı Ödülü’ne layık görülmüştür.