Cinsiyetçi Dil Kullanımı ve Türkiye Medyası - İlayda Koçoğlu - Kozmopolitik

Kavram olarak kültür ve toplumsal cinsiyet rolleri ele alındığında görürüz ki birtakım karşılıklı
belirlemeler söz konusudur. Toplumsal cinsiyet kalıpları kültürü oluştururken kültür de söz konusu
kalıpları dil aracılığıyla bireylerarası ve kuşaklararası taşınmasını sağlar. Bu bağlamda dil kültürün
tanımlayıcısı olarak içkin yapısında o toplumun kültürel tüm özelliklerinin taşıyıcısıdır. Kültürün
uygulanabilmesi, aktarılabilmesi ve işlenebilmesi için toplumca kabul edilmiş ortak bir dil olması
gerekir. Dil, iletişimsel süreçte kültürün taşınmasını sağlarken aynı zamanda kültür, dilin söz
varlığını da içinde bulundurur.?


Humboldt’a göre bir ulusun karakterini en açık şekilde ortaya koyan, o ulusun dilidir ve bir dili
diğerinden ayıran yalnızca bu dilin farklı göstergeleri kullanması değil aynı zamanda söz konusu
dilin başka bir düşünme biçimine sahip olmasıdır. Humboldt' un bu sözünü toplumdan bireye
indirgersek eğer, nasıl ulusun karakterini en açık şekilde ortaya koyan dil ise aynı şekilde kişinin
kullandığı dil de kendi karakterini en belirgin şekilde yansıtır.


Biyolojik farklılıklar dışında, toplumun ve içinde doğup büyüdüğümüz yaşadığımız kültürün
etkisiyle anlamlandırılan, tarif edilen kadın ve erkek rollerine toplumsal cinsiyet denir. Cinsiyeti
(sex) biyolojik olarak oluşurken, toplumsal cinsiyet (gender) kültürle birlikte bağlantılı olarak cinsel
tutum ve eğilimlerle birlikte çok erken yaşlarda oluşup, bilince yerleşir. Bu bağlamda diyebiliriz ki
cinsiyet biyolojiktir, toplumsal cinsiyet ise esas olarak sosyal bir olgudur ve davranışlarımızla,
söylemlerimizle şekillendirilir. İçinde yaşanılan kültür ve toplumsal normlarla birlikte ''erillik'' ve
''dişilik'' kavramları oluşur. Bu kavramlar doğuştan bizde var olan kavramlar değil, toplumsal cinsiyetin getirdiği ve başta belirttiğimiz gibi, kültürü etkileyen ve dille şekillenip hayat bulan
kavramlardır. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki toplumsal cinsiyet durağan olmanın aksine, sürekli
olarak yeniden yapılanarak çoklu değişken yapı gösterir. Sonuç olarak kadın ve erkek aynı
toplumun aynı dilin parçası oldukları halde ayrı olarak yetiştirilip, alt kültürler oluştururlar.


Dil, toplumsal cinsiyetin oluşturulmasında kullanılan en önemli etkenlerden biridir. Toplumsal
cinsiyet yazılı ve sözel dilde yapılanır ve ortaya konur. Bu nedenle cinsiyetin dil içinde nasıl
yansıtıldığına bakmak yerine, söylem içinde nasıl oluşturulduğuna bakmak daha yerinde olur.
(Eckert & McConnel 1992). Söylem, beraberinde eylemliliği getirir, geçmişten bugüne dil, kadına
yönelik şiddette en etkin yöntem olarak kullanılır.

Doğumdan itibaren birçok açıdan psikolojik şiddete maruz kalarak aslında kadının toplumsal olarak
ikinci plana konumlandırılmasını bilinçaltına işliyor ve içselleştiriyoruz. Bunun en bariz örneği
Türkçe'de kelime olarak ''kadın'' kullanımı yerine daha kibar olduğu düşünülen ''bayan''kelimesi
kullanılır. Bu aslında dil kullanımında meydana gelen bir örtmecedir. Kelime olarak ''kadın'', bir çeşit
korku, ürkme, iğrenme gibi duyguların doğurduğunu ve aynı zamanda bir cinsel obje çağrışımı
yapar. Bu da bilinçaltında insanları saygı duydukları kadınlardan bahsederken ''bayan''  kelimesini
kullanmaya teşvik eder.
Bunun dışında aslında Latin dillerine kıyasla nötr olan Türkçe'de çok fazla cinsiyetçi ifade yer
almaktadır. Bu ifadeler kadının erkeğin konumundan geride olduğunu ve değer olarak erkekten
daha düşük olduğunu göstermektedir. Örnek verecek olursak, ''bir işi adam gibi yapmak'', ''adam
gibi adam'', ''karı kılıklı'' vs.
Medyada kullanılan dil söz konusu olduğunda aslında kapsamlı bir araştırma ile ne yazık ki
karşılaşamıyoruz. Kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddette kullanılan medya dili, üslup, haberde
kullanılan görseller eril dil hakim toplumsal cinsiyet düzenini yeniden üretmekte ve
pekiştirmektedir. Bu önerme doğru olmakla birlikte durumun kendisiyle mücadele etmenin önünü
bir bakıma kapatmaktadır. Bugün birçok ülkede ve özellikle sağ popülizmin yükselişte veya

iktidarda olduğu ülkelerde devlet politikaları ilk olarak kadını hedef alan bir söylem izlemektedir.
Ana akım medya da bu politikanın toplumsal bilince yerleşmesine sebebiyet vermektedir.
Dünya genelinde her yıl yaklaşık olarak 66000 kadın, erkekler tarafından öldürülmektedir.
Türkiye'de bu durum, cinsiyetçi söylemin medyada ve siyasette artmasına bağlı olarak artış
göstermektedir. 2002 yılında erkek şiddetiyle öldürülen kadın sayısı 66 iken yıl 2018'e geldiğinde
363 olmuştur. Bugün medya ve siyaset kadına geleneksel bir rol tarif ederken aynı zamanda onu
erkekten eksik ve günah objesi olarak da tanımlamaktadır. Kadın cinselliği ise onu eş dışındaki her
erkekten korunan ve onu annelik rolüne indirgeyen bir yapıdadır.


Kadın geleneksel rolünü yerine getirmediğinde siyaset ve medya dilinin çizdiği sınırlar dışına
çıktığında sözel ve fiziki olarak cezalandırılmakta ve aynı medyada bu normalleştirilmektedir.
Bunun en yakıcı örneklerini cinsel saldırı haberlerinde görmekteyiz. ''Alkollü genç kız...'', ''gece 4'te
sokakta olan genç kadın..'',  ''mini etek giyen kadın...'' Daha nice örnekler sıralayabileceğimiz haber başlıklarında esas suçlu saldırgan değil de yapılan vurgularla kadın haline getirilmektedir. Bu
da esas olarak erkeğe, kadına saldırma hakkını meşru olmadan vermektedir. Aynı şekilde siyaset
söyleminde bolca karşılaştığımız erkeğin kadından biyolojik olarak güçlü olduğunu öne süren
örneklerde de toplum bilincine dil aracılığıyla kadının erkekle eşit olmadığı fikri yerleştirilmektedir.

''Kadın ile erkek 100 metreyi birlikte koşsa adil olur mu?'' söylemiyle toplumsal cinsiyet dilde ve haberde yeniden üretilerek kadının, erkekten her açıdan güçsüz olduğu mesajı verilmektedir.
Suriye İç Savaşı'nda kadınların yaşadığı mağduriyet ara sıra gazetelerimizin üçüncü sayfalarına
konu olmuş, ''IŞİD cariyelerinin kurtuluş sevinci''gibi atılan başlıklarla onların kimliğiymiş gibi ifade edilmiştir ve edilmeye devam etmektedir. IŞİD tarafından kaçırılıp, cinsel saldırıya maruz
kalan kadınlar cariye değildir ancak haber başlığı daha fazla tıklansın diye cariye kelimesinin
eklenmesi etkili bulunur.

Sevgili, eş cinayetlerinde ise haberler ''çok geziyorsun diyerek tek kurşunla öldürdü'' ifadesiyle
verilir/yazılır. Haber görsellerinde mağdur yer alır ancak zanlı yer almaz. Burada ifşa edilmesi
gereken suçlu olanken aslında dilin ve görselin kullanımıyla birlikte çok gezdiği için öldürülen
kadın ifşa olur ki diğer kadınlar bu haberlerden ders çıkarsınlar.
Başka bir örnekle devam edersek eğer, bir kadın şiddete uğradığında ve susmadığında ana haberlere
şiddeti uygulayan erkeğin çıkarılması ve uyguladığı şiddetin meşrulaştırılmasına sebebiyet
vermektedir.


Medya ve siyaset erkek egemenliğini yeniden kendi içinde üretmek gibi bir misyona değil,
toplumsa cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına ve kadınlara yönelik uygulanan tüm ayrımcılıkların
önlenmesine yönelik görevleri vardır. Bu unutulmamalıdır. Eril dilin nasıl üretildiği kadar, ne
şekilde dönüştürülmesi gerektiğine yönelik çalışma ve politikalar geliştirilmelidir. Son zamanlarda
bu alana yönelik çalışmalar artmakta. Kadın erkek eşitliğini sağlayabilmek ilk başta kullanılan dili
değiştirmekle başlar.

Bugün Türkiye'de içerisinde benim de bulunduğum kadınlardan ve
erkeklerden oluşan bir grup olarak cinsiyetçi dil ve cinsiyetçi dil kullanımında mücadele
kapsamında bir sosyal sorumluluk projesi yürütmekteyiz. Sosyal medya üzerinden cinsiyetçi dil
kullanana medya organlarını ifşa edip hangi kullanımın doğru olduğunu belirtiyoruz. Şu an için
sınırlı bir kitleye hitap etsek de bu kitle her geçen gün genişlemektedir.