Şiddet doğamız mı yoksa makus talihimiz mi? - Doğuşcan Aydın AYGÜN - Kozmopolitik

Geçmişten günümüze toplumun en büyük sorunlarından biri şiddettir. Dünya Sağlık Örgütü
(WHO) şiddeti, “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir
başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara
yol açması ya da açma olasılığı bulunması” durumu olarak tanımlamaktadır.

Psikanalizin kurucusu sayılan Avusturyalı doktor ve psikolog Sigmund Freud, saldırganlığı
insan doğasının bir parçası olarak görmek gerektiğini savunuyordu. Freiburg
Üniversitesi'nden nörobiyolog ve doktor Prof. Dr. Joachim Bauer’e göre şiddetin insanın
temel içgüdüleri arasında değerlendirilmemesi gerekir. Fakat her insanın saldırgan veya şiddet
mağduru olması mümkündür.

Ülkemizde ki araştırmalar göstermektedir ki çocuğun ve kadının istismarı her geçen gün
artmakta. Bununla birlikte toplumun geçmişten gelen öğreti ve söylemleri de bu istismar
ve/veya şiddet vakıalarını normalleştirmekte.

Bu durumun son örneği Tuğba Ekinci adlı şahsın TV programlarından ve sosyal medya
hesabından, Sıla ve Ahmet Kural arasında savcılık soruşturmasına konu olan şiddet vakıasını
alenileştiren ve normalleştiren açıklamaları. Özellikle kadın bir bireyin “şiddet” içerikli bir
vakıada “şikayet etmeyeceksin, ilk kafayı sen koyacaksın, ilk kafayı koyan maçı kazanır”
açıklamaları ve tabii “Küçük çocuk gibi güçlü bir bayana ses sanatçısına bu şikayeti
yakıştıramadım” söylemi inanılır gibi değil.

Öncelikle “bayan” değil “KADIN”!!!!

Bu toplumda binlerce çocuk ses çıkartamadıkları için ve/veya şikayetçi olamadıkları için
istismara uğruyor ve/veya istismar hali devam ediyor. Ortada Türk Hukuk sistemine göre suç
oluşturan bir vakıa var ise her özgür birey şikayetçi olabilir ve şiddet hiçbir zaman
normalleştirilemez.

Toplumumuzda kadın birey gece vakti erkekler tarafından cinsel tacize uğrar ve/veya hakarete
maruz kalırsa kendi aile bireyleri dahi şikayetçi olmamasını söyleyebilmektedir. Bu durum
toplumun şiddete karşı bilinç seviyesini göstermekte ve mağduru yalnızlaştırmaktadır.

Toplumun mikro yapısı olan aile içerisinde dahi mağdurun yalnızlaştırılması ve desteksiz
bırakılması uzun vadede aynı ve/veya farklı saldırganlar tarafından istismara uğramasına yol
açmaktadır.

Devlet kurumu, şiddetin önlenmesine yönelik öncü rol oynamakta olup, bu rolünde etkili
olabilmesi için kurucu unsuru olan toplumun yapısını iyi tahlil etmesi gerekmektedir.
Toplumu oluşturan her kademe ve eğitim düzeyinde ki bireyin şiddet konusunda
bilinçlenmesi, şiddeti öncelikle kendi mikro hayatlarında önlemesi gerekmektedir.

Devletin ve toplumun üstlendiği sorumluluk çerçevesinde belki doğamızda olan şiddet artık
makûs talihimiz olmaktan çıkacaktır.