Toplumsal İfade Biçimi Olarak Sanat - Selin SÖL - Kozmopolitik

Sanat sezonu Ekim ayı itibariyle açılırken, son dönemde yaşadığımız olağanüstülüğü sergi isimlerinden dahi ayırt etmek mümkün.  Saadet Çıkmazı; Geceden Karanlık; Burası Neresi?;  Broken; Her yerde, Hiçbir Yerde vb. sergi isimleri şu son birkaç aydır milletçe çektiğimiz gerginliğin, stresin ve hatta belki bir anlamda toplumsal travmanın izlerini taşıyor. Bununla bağlantılı olarak su üstüne çıkan bir diğer mesele ise kadın kimliği. İki farklı sergide, iki farklı sanatçının bu konuyu eserlerine yansıtması, bir genç kızın otobüste şort giydiği için tekmelendiği bir dönemde, sanırım hiç de olağanüstü değil.

Fulya Çetin’in ‘Geceden Karanlık’ isimli kişisel sergisi işte tam da bu kıyafeti nedeniyle şiddet görme olayının bir toplumda gerçekleşebilmesini hazırlayan koşullardan bahsediyor. Sanatçı kadın-aile-Devlet üçgeni içerisinde erkek hegemonyasının nasıl onaylandığının, desteklendiğinin, yüceltildiğinin ve hatta meşrulaştırıldığının altını çiziyor. Sergide sanatçının ‘Yasemin’e’ adlı video yerleştirmesinde galeri duvarlarından yankılanan yumuşacık kadın sesi izleyicinin kulağına aslında hazin bir hayat hikâyesinden anekdotlar fısıldıyor. Çocuğunun ve kendisinin yaşam hakkını savunmak için kocasını öldürmek zorunda kalan Yasemin Çakal’ın ifadelerinden yola çıkarak hazırlanan yerleştirme, özellikle videodaki iç sesin kendini sorguladığı kısımda, aslında bu sonun kişisel bir seçim olmadığı, eril toplum dayatmalarının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu izleyiciye hissettiriyor.


Yasemin'e, video yerleştirme, 2' 5'', 2016

Kadının kamusal alandan soyutlanmasını Fulya Çetin sergide kadınlığın önüne set çekilmiş perdeleri resmederek anlatmış. Söz konusu perdeler evin mahremiyetini ve kadın kimliğinin ancak perdeler ardında vuku bulmasına işaret ederken, kamusal alanda kadının kendini türban ya da çarşafla kapatmasına da gönderme yapıyor.  Elif Uras’ın ‘Hayal Meyal’ adlı sergisinde de türbanlı kadın figürleri göze çarpan bir sıklıkla seramik ve tuval üzerinde resmedilmiş. Ancak sanatçının düşünce akışı kadınlık meselesini farklı bir yöne sürüklüyor.  Sanatçı konuşmasında buna özel bir anlam yüklenilmemesini ve kendisinin sadece etrafında gördüğü kadınlık hallerini gözlemleyerek resme aktardığından bahsediyor. Sanatçı çalışmalarının büyük bir kısmını gerçekleştirdiği İznik’teki seramik atölyelerinde birlikte çalışan, yardımlaşan, dayanışan ve üreten kadınları kendi deneyimlediği halleriyle izleyiciye gösteriyor.  Elektrik süpürgesiyle yerleri süpüren, mutfakta yemek pişiren, doğurgan kadın figürlerinin yanı sıra saf dişiliğiyle çıplak olarak seramiklerde yer alan kadın vücutları bir yandan birbirleriyle tezat oluştururken diğer yandan da kadının farklı rollerinin karmaşıklığına işaret ediyor.


Fulya Çetin, Perde 3, tuval üzerine yağlıboya, 100 x70 cm, 2016

Kadının kamusal alandaki görünürlülüğüne Uras da farklı bir açıdan sergisinde değiniyor.  Sanatçının ‘Hamile Gezinti’ adlı eseri demokrasi ve özgürlüklerin tartışıldığı Gezi Parkı aylarının hemen sonrasında Temmuz 2013’te tasavvuf düşünürü Ömer Tuğtul İnançer’in TRT kanalında “Hamile kadınlar sokakta gezmemeli” sözleri üzerine başlayan tartışmaya bir tepki olarak ortaya çıkmış. Toplumsal kızışmaları tasvir eden, yanan yıkılan bir arka planın önünde başı kapalı ve başı açık hamile kadınların kol kola vermiş birlik ve beraberlik görüntüsü ile karşılaşıyoruz. Kadının yeri üzerinden gittikçe kutuplaşan bir toplumda bu görüntünün gerçekçi mi, yoksa sanatçının görmeyi ümit ettiği bir hayal mi olduğu tartışmaya açık bir başka konu olarak izleyicinin aklına takılıyor.


Elif Uras, Hamile Gezinti, 2016 - Keten üzeri yağlı boya - 140 x 197 cm - Fotoğraf: CHROMA

Sanat çoğu zaman düşünüp de düşündüğümüzün farkında olmadıklarımıza tercüman olabilmiştir. Bu nedenle, özellikle böyle zor dönemlerden geçerken toplumsal sorunların en özgür ifadesi olarak tezahür eden sanat alanlarını boş bırakmamakta ve takip ederek desteklemekte büyük fayda var.