3 Aralık 2021, Cuma

Faili Meçhul Davalarında Cezasızlık: Yapmaya Çalıştıkları Yaranın Üstüne Tuz Basmak

Aynur Tekin

Babası öldürüldüğünde 14 yaşında olan Leyla Yıldırım, 27 yıldır adalet arıyor. Yıldırım, babasının katledilmesinden tam 19 yıl sonra açılan davanın hakikati açığa çıkarmak için bir umut olduğunu, ancak mahkeme sürecinin bu umudu yok ettiğini söylüyor: “Devlet içi güç odaklarının çekişmesi, birçok davada olduğu gibi bizim davamızın seyrini de değiştirdi. Ne yazık ki yargı sistemi hâlâ politik iç hesaplaşmalar ve çıkarlar doğrultusunda çalışmaktadır.”

1993-1996 yılları arasında zorla kaybedilen ya da infaz edilen 19 kişiyle ilgili 2011 yılında başlatılan soruşturma, 19 Aralık 2013’te davaya dönüştürüldü. Kamuoyunda “Ankara JİTEM davası” olarak bilinen bu davada, dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ve Eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin’in de içinde olduğu 19 kişi yargılandı. 6 yıl süren davanın son duruşması 13 Aralık 2019’da yapıldı. Mahkeme 17 cinayette sanıkların beraatine hükmetti, iki cinayete ilişkin dosyanın ise ayrılmasına karar verdi.

“Bir beklentimiz yok, tekrar aynı karar verilebilir”
İstinaf mahkemesi geçen Mayıs ayında, Ankara JİTEM davasında yargılanan sanıklar için hükmün gerekçesinin yetersiz olması, delillerin yeterince tartışılmamış olması ve olaylar arasındaki irtibatın değerlendirilmemesi gerekçeleriyle verilen beraat kararını bozdu. Ancak Leyla Yıldırım, yeniden yargılama sürecinde adaletli bir karar çıkabileceğini düşünmüyor: “Beraat kararlarının bozulmasının nedeninin adalet yerini bulsun diye olduğunu düşünmek safça olur. Bir beklentimiz yok, tekrar aynı karar verilebilir. Bu bizde büyük bir hayal kırıklığı yaratmayacak. Sonuç ne olursa olsun hak mücadelemiz bu davayla sınırlı olmayacak.”

“Hem tanık, hem mağdurum”
90’lı yıllarda yaşanan ağır insan hakları ihlalleriyle ilgili davalardan biri de, 2013 yılında zaman aşımına bir gün kala açılan Lice davası. Henüz 13 yaşında bir çocukken Lice’de yaşananların hem tanığı hem de mağduru olan Şiyar Kaymaz, davaların cezasızlıkla sonuçlandığı sürece toplumsal barışın sağlanamayacağı görüşünde. O günü unutamadığını belirterek, “22 Ekim 1993 yılında Lice’de 17 insan yaşamını yitirdi. 401 ev ve 242 iş yeri yakılıp yıkıldı” diyor.

7 Aralık 2018’de yapılan son duruşmada yargılanan tek sanığın beraatine karar verilmesiyle, Lice davası cezasızlıkla sonuçlandı. Mağdurlar kararı, önce istinaf mahkemesine sonra Yargıtay’a taşıdı. Şiyar Kaymaz, bu durumun adalete olan inancı sarstığını vurguluyor. “Bu dava tek boyutlu olarak sadece Licelilerle ilgili değildir. Bir generalin, bir uzman çavuşun, bir öğretmenin öldürüldüğü ve beraberinde çocukların katledildiği toplumsal özelliği olan, toplumsal barışa katkı sunacak bir davadır.”

Aynı zamanda Lice Adalet Arıyor Platformu’nun Sözcüsü olan Şiyar Kaymaz, hakikatlerle yüzleşme komisyonu kurulması ve bu komisyonun faili meçhul cinayetlere ilişkin araştırma yapması gerektiğini söylüyor: “Mahkeme heyetlerinden sürekli bunu yapmalarını istedik. Rahmetli Tahir Elçin’nin bu konudaki çabası hepimizi ayakta tutmuştur.”

Lice davası, olayların yaşandığı yerden kilometrelerce öteye taşınarak İzmir’de görüldü. Mağdur yakınları her bir duruşma için binlerce kilometre yol gitmek zorunda kaldı. Davanın bütün duruşmalarına katılan Şiyar Kaymaz, uygulamanın ikinci bir mağduriyete sebep olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: “İlk duruşması Diyarbakır’da görülen Lice davası, ilk duruşmasında sürgün yemiştir. Bir sonraki duruşması İzmir’de görülen Lice davası, mağdurların ciddi anlamda daha da mağdur edilmesine yol açmıştır. Liceli mağdurlar, tam 12 defa Lice’den İzmir’e giderek duruşmalara katılmışlardır.”

12 davadan 10’u kilometrelerce öteye taşındı
Öte yandan bu durum Lice davasıyla sınırlı değil. Hafıza Merkezi tarafından yayımlanan rapora göre, 1990’lı yıllardaki ağır insan hakları ihlalleriyle ilgili açılan 12 davadan 10’u güvenlik gerekçesiyle başka bir şehre nakledildi.

1990’lı yıllarda ağırlıklı olarak olağanüstü hal (OHAL) bölgesinde işlenen ve kamuoyunda genellikle “faili meçhul cinayetler” olarak anılan hukuk dışı infaz ve zorla kaybetme suçlarını konu edinen davalardaki cezasızlık sorununu ele alan rapor geçtiğimiz hafta yayımladı. Raporda, zaman aşımına çok kısa bir süre kala 2009-2014 yılları arasında açılan 12 ceza davasının 10’unda delil yetersizliği ya da zaman aşımı nedeniyle suçlamaların düşürüldüğü belirtildi.

Peki bu davaların açılması için neden 20 yıl beklenildi? Rapora göre Ergenekon ve 12 Eylül davalarında ağır insan hakları ihlallerinde sorumluluğu olabilecek bazı kamu görevlilerinin yargılanmaya başlaması, zorla kaybetme ve hukuk dışı infaz olaylarıyla ilgili soruşturmalara ivme kazandırdı. 2013 yılının Mart ayında başlatılan çözüm süreci ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik süreci de diğer nedenler arasında gösterildi.

“Sanıklar cezasızlık zırhıyla korundu”
Hafıza Merkezi Hukuk Programı Direktörü avukat Emel Ataktürk Sevimli, sanıkların korunduğunu belirtiyor: “Hem siyasi alanda hem yargısal alanda bu suçların kimler tarafından, kime karşı, nerede, nasıl, ne şekilde işlendiğini ortaya çıkarmamaya yönelik büyük bir direnç var. Sorumlular, sanıklar, failler, şüpheliler bir şekilde cezasızlık zırhıyla korunuyor, kollanıyor, terfi ettiriliyor ve taltif ediliyor.”

Kovuşturma sürecini inceleyen rapora göre ağır suçlamalara rağmen sanıklar tutuksuz yargılandı, kamu görevine devam etti ve eylemleri devlet adına gerçekleştirdiklerini belirterek suç işlemediklerini savundu. Aynı tarihlerde aynı bölgelerde gerçekleşen zorla kaybetmeler ve hukuk dışı infazlar arasında irtibat kurmaktan kaçınıldı. Mahkemelerin kamu kurumlarından talep ettiği belgeler, gayri ciddi gerekçelerle gönderilmedi. TBMM bünyesinde kurulan araştırma komisyonları tarafından hazırlanan raporların bazıları, dava dosyalarına eklenmedi. Eklendiği durumlarda ise, önemli bilgiler içeren kısımlar devlet sırrı içerdiği gerekçesiyle gizlendi.

Ataktürk Sevimli, hukuk kuralları doğrultusunda etkili soruşturma yapma iradesi olmadığı sürece, mağdur aileleri tatmin edecek adil sonuçların ortaya çıkmasının son derece zor olduğu görüşünde.

“Tüm toplumun hakikati bilme hakkı var”
Ağır insan hakları ihlallerine ilişkin hakikati ortaya çıkarma yükümlülüğünün devam ettiği belirtilen raporda, sonuçlanan davalarda yeniden yargılama yapılarak etkili soruşturma yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor. Ataktürk Sevimli, sadece mağdur yakınlarının değil tüm toplumun hakikati bilme hakkının olduğunu belirtiyor:

“Bu dosyalarda birer maktul ismi, birer numara olarak yer alan kaybedilenler ya da infaz edilenler aslında aileleri için biricik insanlar. Birinin annesi, babası, kardeşi, sevgilisi… Dolayısıyla mağdur ailelerin hakikat arayışının destekçisi olmak hepimiz için bir borç, bir haysiyet mücadelesi.”

DW Türkçe-

Haber, değiştirilmeden kaynağından otomatik olarak eklenmiştir

BU HABERİ GÖRDÜNÜZ MÜ?

Fahrettin Altun: ‘Doğalgaz Çıkarınca Döviz İhtiyacımız Düşecek’

İletişim Başkanı Fahrettin Altun, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşım ile Türkiye’nin ‘doğalgaz’ çıkarmaya başlamasıyla döviz …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir